Kategori arşivi: Oyun Tasarımı

Geriye kalan Türk oyun ve modifikasyonları

Geçtiğimiz günlerde Dinozorus, Paranın Kokusu ve the Muhtar oyunlarını bu blog’da inceledim ve disk imajlarını yerleştirdim. (şuraya tıklayarak hepsini görebilirsiniz)

Fakat hala eksikler var. Bu oyunların ekran görüntüleri olduğuna göre disk imajlarının internete düşmüş olduğunu tahmin ediyorum ama henüz ulaşamadım. Elinde bu oyunlar varsa lütfen benle temasa geçsin.

asterix
Asterix, Bu da okey gibi görünüp kaybolanlardan…

sf2i
Bence en nadide parça bu, yine Bronx’tan Street fighter II crack’i. İstanbul Kız Kulesi arka planda, ön planda rakı balık yok, martılar yerine yumruklar uçuşuyor. Grafikler tabiiki Turbo’dan (Tunç Dindaş).

kickoff2
Son olarak Kick Off 2’nin tam Türkçesi. Bunu baştan yapmak sabır ister, hazır yapılmışı varken bu diskin de imajı olsa güzel olurdu. Ayrıca 1500×1500 pixel boyutunda orjinal kutusunun scani de olmalı, ne oldu hala yok mu? ha? ha?

Eheh, eğer elinizde bu oyunlar varsa lütfen bana da bir kopya gönderin (ya da gözümün önünde olup görmüyor da olabilirim, bir url ile hatırlatırsanız sevinirim).

2048 – Bir başka Zx Spectrum oyunu

Bu günlerde popüler olan 2048 isimli oyunu zx spectrum’a uyarladım.

ZX2048

Tuşlar:

Rakamları birleştirmek için QAOP ya da ok tuşlarını kullanabilirsiniz.

Renkler Şeması:
1: Renkler ve parlaklık
2: Mono
3: Sadece renkler

h: yardım/hakkında (malesef sadece ingilizce)

r: baştan başla

Oyunu oynamak için bir Zx Spectrum bilgisayara ihtiyacınız var:

Download Game 5kb Zx Spectrum Tape file

source code BasinC format .bas file

Game Developers Turkey Jam 2

Türk oyun geliştiricileri ekibinin arada sırada düzenlediği JAM etkinliğine bu sene ben de birkaç saat ayırabildim. Hafta sonu panik yapmadan, herhangi bir işimi aksatmadan katıldığım bu etkinliğe elbette bitmemiş bir oyun ekleyebildim. Merak edemler jam sitesinden oyuna bir göz atabilirler. Oyunun adı “Crap Tycoon”.

http://gdtjam.com/jam2/

Jam’in teması “salgın” idi. Ben de tycoon türü oyunları seven biriyim. Yani yönetim oyunları. Ali’nin dediği gibi, tycoon oyunları biraz fazla iddialı bir jam için, bunu bile bile yine de başladım. Fakat bu oyun hala küçük. Binanıza hastalıklı insanlar yaklaşıyor. Amacınız belirli bir sağlıklı insan sayısına ulaşmak. Bu arada hastalığın yayılmasını önlemek, ölüleri gömmek gibi vazifeleriniz var.

Oyun henüz bitmedi. Bu haliyle biraz oynanabiliyor. Jam sitesindeki diğer oyunlara da göz atmanızı tavsiye ederim. Puanlama ve yorum yapmayı da unutmayın! Bana 5 yıldız vermeyenin alnını da karışlayacağımı ekleyeyim 😀

İyi eğlenceler…

Diablo 3 yaklaşırken, sığınağımızın tarihçesini öğrenelim.

Diablo101 – Diablo II’nin hikayesi ve Diablo III’e giriş:

Şubat ayında çocukluk arkadaşlarımla oturmuş hem kafayı çekiyor hem de eski günlerden bahsediyorduk. Farkettik ki, hayat bize kazık attığında oturup kendimizi oyuna vermişiz. Bu dertleri unutmak için alkolden daha güvenli bir yol olmuş bize. En azından sirozla bitmiyor. Neyse sonra o günlerde ne kadar çok diablo oynadığımızı konuştuk. Öyle ki bir yaz tatilini diablo ile yemişiz. Sonra herkeste laptop var, biraz oynasak mı dedik, 5 laptop ve 1 sunucuya diablolar kuruldu, akşam yemeğinden sonra diablo II başına oturuldu. 10 yıl sonra bile diablo bizi öyle bir sardı ki, sabaha kadar oynadık. Sonra karar verdik, diablo 3’ü de oynarız biz böyle diye.

Sonra ben arkadaşlardan biraz daha fazla (belki de gereğinden fazla) oyunlarla ilgilendiğim için zamanında bu oyunun hikayesini ve diablo evreninden bir kitabı okumuşluğum vardı. Geçen senenin ortalarında ise blizzcon videolarını izlemiştim, orda da birçok bilgi var, meraklısına tavsiye ederim. Diablo 3’e hazırlanırken arkadaşlara diablo 1 ve 2’nin hikayesini anlatmaya kalkıştım. Tabii anladığım kadarıyla, büyük olasılıkla bir kısmını yanlış anlamışımdır ama kabaca hikaye şöyle:

 

Günah Savaşı Kapağı

HERŞEYİN BAŞLANGICI VE TANRININ DOĞUŞU:
Herşeyin başında sadece bir inci vardı. İnci karanlık ve aydınlığı, kötüyü ve iyiyi, gerçeği ve büyüyü bir arada barındırıyordu. İnci mükemmel olmayan kısımlarından kurtulmak istedi ve bu istemediği kısımları kendinden attı. Ortaya kristal bir savaşçı çıktı. Fakat atılan kısımlar zamanla bir araya geldiler ve yedi başlı bir canavara dönüştüler. İkisi sonsuzluk kadar uzayan bir savaşa tutuştular. Her ikisi de son kalan güçlerini tüketip öldüklerinde, big-bang misali büyük bir patlama oldu ve ortaya yaratıp-yok etme gücüne sahip olan Anu isimli tanrıvari bir yaratık doğdu. Anu cennet ile cehennemin arasına oturdu. Anu’nun omurgasını kristal bir Ark (Arc), Gözünü ise dünya taşı (worldstone) oluşturuyordu (1). Kristal ark sürekli bir ses ve ışık yayıyordu, bu ses ve ışıktan melekler ve cennet oluştu. Canavarın gövdesinden ise kavrulan cehennem, 7 başından 7 büyük şeytan doğdu. Canavarın ortadaki üç büyük başından 3 baş şeytan olan Diablo, Mephisto ve Baal, 4 küçük başından ise Andariel, Duriel, Azmodan ve Belial doğdu.

Anu’nun gözü Worldstone, alemleri yaratma gücüne sahipti ve hem yüksek cennetin hem de kavrulan cehennemin güçleri bu taşı ele geçirmek istiyorlardı. Bunun için savaşmaya başladılar.

DÜNYANIN YARADILIŞI:
O zamanlar baş meleklerin danışmanı olan ve aynı zamanda Adalet Meleği Tyrael’in küçük kardeşi Inarus, bu savaştan yorulup bıkınca, tıpkı onun gibi düşünen Mephisto’nun kız kardeşi Lilith ile, onu takip eden bazı melek ve zebanileri yanına alır ve bereberce worldstone’u çalarlar. Güçlerini birleştirerek taşı hem cennet hem de cehennemden gizlerler. Taşın gücünü kullanarak üzerinde yaşadığımız “Sığınak (Sanctuary)” adındaki dünyayı yaratırlar. Başlangıçta amaçları melekler ve şeytanların bir arada barış içinde yaşayabilecekleri bir dünya yaratmaktır. Burada Lilith ve Inarus birbirlerine aşık olurlar ve beraberce Worldstone’u kullanarak Nephalem diye bilinen insan ırkını yaratırlar.

Sanctuary Haritası

Yeni doğan ırk “Nephalem”, Melekler ve Şeytanlardan daha kuvvetli bir ırk olur. Lakin Inarus çok erdemli biridir, worldstone’un gücünü yarattıkları ırka kanalize etmenin bir yöntemini bulmuştur. Ayrıca bu ırk içlerinde hem iyilik hem kötülük barındırabilmektedir. Lilith bu ırkın rahatsız edilmemesi için kendine Nephalem Savaşçılardan bir ordu kurarak, Sanctuary’de yaşayan (çok sevdiği Inarus dışındaki) tüm melekleri ve şeytanları öldürür.

İYİ VE KÖTÜ:
Inarus bu hareketten hiç hoşlanmaz çünkü özgür bir cemaat değil, ona tapınan ve egosunu şişiren bir Nephalem cemaat istemektedir. Bu hoşnutsuzluk içinde worldstone’un güçlerini nephalem’e aktaran mekanizmayı bozar. Böylece nephalem jenerasyonlar boyunca yavaş yavaş güçsüzleşir.

Bir süre sonra Sanctuary’de sıkı çalışan bir büyücü, tesadüf eseri şeytan çağırmayı başarır, kulesinde bir şeytan belirivermiştir. Bu olay sonucunda baş şeytanlar Sanctuary’den haberdar olurlar. Diablo, Mephisto ve Baal, vakit kaybetmeden Sanctuary’de yaşayan insanları kendi taraflarına çekebilmek için Triune isimli dini kurarlar ve onu yaymak için üç tapınağı kurarlar. Bu din Mefisto’nun oğlu Lucion tarafından yürütülmektedir. Inarus da onlar gibi yapar, kendi dini “Işığın Katedrali”‘ni başlatır. İki din de yavaşça gelişerek büyür ve tüm Sanctuary misyonerlerle dolar. Cehennem, Yüksek Cennet’in Sanctuary’den haberdar olmaması için bu işi çok gizlice yapar ve tüm kötülüklerini gölgeler arkasında gizler.

Fakat güçleri artık iyice tükenmiş olan ve normal insanlara dönüşmüş nephalem’den biri, Uldyssian, hem Inarus, hem de üç şeytan’ın onları kontrol etmekten başka birşey yapmaya çalışmadığını farkederek her iki güce karşı savaş başlatır. Aslında Uldyssian, bir kıza aşık olur, kız ona Uldyssian’ın içinde yatan güce inanmasını söyler. Kız ona savaşma gücü verir. Fakat sonra onu terkeder. Boşluğa düşen Uldyssian içinde Nephalem gücünü hisseder. Bu durum gittikçe büyür ve Worldstone’un gücü ile donanmış şekilde Inarus ile savaşa başlar. Inarus da aynı şekilde worldstone’un gücünü kullanarak karşılık verir. Savaş öyle büyük bir hal alır ki nihayet Yüksek Cennet de Sanctuary’den haberdar olur. O anda cehennemin Sanctuary’i ele geçirme hazırlıklarının tamamlandığını görürler ve dünya üzerinde hem cennet ve cehennem’in adeta işgali başlar. İşgal ve savaş sırasında sanctuary büyük zarar görür. Uldssian Sanctuary’nin bu hale gelmesinden kendini sorumlu tutar ve yıkılır. Fakat Inarus hala bencillik ve çılgınlık arasında bir noktadadır, saldırmaya devam eder. Bu korkunç durumda Uldyssian, worldstone’dan devasa bir güç çekebilmeyi başarır ve neredeyse tanrıvari güçlere sahip olur. Hem cenneti, hem cehennemi öylesine sarsar ki iki güç de zayıflar ve geri çekilmek zorunda kalır. Sanctuary’i neredeyse baştan yaratır ve tüm zararı silip dünyayı eski haline getirmeyi başarır. Fakat Uldyssian güçlenmeye devam etmektedir. Öyle bir noktaya gelir ki herşeyi yutup yok edecek kadar güçlü olur. Sanctuary’e zarar gelmemesi için kendini yok etmeyi tercih eder.

Bu olaydan sonra Yüksek Cennet Inarus’u tutuklar. Diğer taraftan Sanctuary’nin kaderine karar vermek için Angiris Konseyi toplanır.

Baş Melek Tyrael

BÜYÜK ANTLAŞMA ve ÖZGÜRLÜK:
Sonunda Inarus yüksek cennet tarafından yakalanır. Bu sırada yüksek cennet de Sanctuary’den haberdar olmuş olur. Angiris Konseyi toplanarak Sanctuary’nin kaderini belirlerler. Zayıflayan cennet ve cehennem güçlerini de göz önünde tutarak konseye Mephisto davet edilir ve bir antlaşma imzalanır. Sanctuary özgür bırakılacaktır. İki taraf da sanctuary’nin gidişine karışmayacaktır. Mephisto, atacağı imza karşılığında kız kardeşini götüren (ve bir ara Lilith’i hiçliğe göndermiş olan) Inarus’u ister ve sonunda antlaşma imzalanır.

Cennet ve Cehennemin ortak kararı sanctuary’nin hafızasının tamamen temizlenmesi yönünde olur. Sanctuary kendini yaratan güçlerden, içlerinde barındırdıkları worldstone’un güçlerinden, cennet ve cehennemden habersiz şekilde, hayatlarını yaşamaya bırakılır.

ÇOK GİZLİ PLAN ve GÜNAH SAVAŞI:
Elbette baş şeytanların antlaşmaya uyma niyeti yoktur. Izual, Cenneti terketmiş eski bir melek, baş şeytanlara worldstone’un nasıl kirletilebileceğini anlatır.Bu şekilde kavrulan cehennem ile ölümlü dünya arasındaki engel kaldırılmış olacaktır. Böylece üç kardeş gizli bir plan yaparlar.Üçlü gizli planları üzerinde çalışırken, cehennemin diğer büyük şeytanları cehennem ordularının meleklerle savaşmaktaki isteksizliğinden rahatsızlık duyarlar. Kısa bir süre sonra 4 büyük şeytan, baş şeytanlara karşı bir ayaklanma başlatır ve üç baş şeytanı cehennemden sürerler. Fakat cehennemde iç savaş sona ermez. Bu sefer cehennemi yönetmek için Azmodan ve Belial kıran kırana bir savaş vermektedir. Bu durumu bir fırsat olarak gören yüksek cennet, Sanctuary’de Horadrim büyücüleri ile irtibata geçer. Tyrael, Sanctuary’de sürgünde olan mefisto, diablo ve baal’ı hapsedebilecek üç ruh taşını horadrim büyücülerine verir. Ruh taşları worldstone’un parçalarından oluşmaktadır ve worldstone’un gücünü kanalize etmektedirler. Horadrim hemen işe koyulur. Ölümlü dünyada üç baş şeytan terör saçarken, peşlerinde Horadrim vardır. İlk olarak mefisto yakalanır. Mefisto’nun ruh taşı, Kurast’daki Işık Tapınağında Zakarum Konseyi gözetiminde saklanır. Baal, Aranoch çöllerinde kıstırılır, fakat yakalanmadan önce ruh taşını parçalar, Horadrim çabuk davranmalıdır, güçlü bir horadrim büyücüsü olan Tal-Rasha, kendini feda eder ve baal’ı vücuduna hapseder. Bu vücut içinde sonsuza kadar Baal ile savaşacaktır. Son olarak diablo, tristramda yakalanır. Ruh taşı Tristram Katedralinin altına gömülür ve Horadrim tarafından korunur.

Diablo I ve II BU ZAMANDA GEÇİYOR:

Fakat kardeşlerin işi daha yeni başlamıştır. Taşlara yavaşça işlemeye başlarlar. Hücrelere yayılan kanser gibi, ruh taşlarını manüple ederek, amaçlarına hizmet etmesini sağlarlar.Taştan ilk kurtulan mefisto olur ve Sanctuary’nin doğusunu işgale başlar. Peşine diablo, O’nu yok etmek için gelen savaşçıyı ele geçirerek özgürlüğüne kavuşur. Baal, planladığı gibi, tal rasha’yı çoktan ele geçirmiştir. Diablo onu bağlarından da kurtarır. Üç kardeş nihayet bir araya geldiklerinde cehenneme geri dönebilmek için Cehennem Geçidini açarlar. Diablo ve Mephisto cehenneme geçerler. Fakat onları cehennemde takip eden nephalem savaşçılar ikisini de yenmeyi başarır. Fakat Baal bu karmaşada worldstone’a ulaşmıştır. Baal amacına ulaşmıştır, worldstone’u bozmuş, kontrolü altına geçirmiştir. Baal nephalem tarafından yok edildikten sonra Tyrael taşın artık tehlikeli olduğunu söyler ve hemen o anda, beklemeden ya da tartışmadan taşı yok eder.

Hikaye burda bitiyor. Devamı diablo III ile gelecek. Aynı zamanda resmi kurgu romanlarını da okuyabilirsiniz, yan hikayeleri detaylandırıyorlar. Örneğin, Uldyssian’ı ayartan kişi Mefisto’nun kardeşi Lilith’den başkası değildi. Böylece woldstone’un güçlerini kullanmayı ona öğretmeyi de başardı ki diğerlerine karşı onu kullanabilsin, bunu duyan Inarus Lilith’i hiçliğe göndermişti. Bu hikayelerde ben Lilith’i bir karaduldan çok, çocuklarını kollamaya çalışan bir anneye benzettim. Enteresan bir çizgisi var.

DIABLO III:

Fakat sonrasında bakınca, bütün bu olanları anlatan çok eski bir kehanet olan Lam Essen’in Kara Kitabesi (diablo II’de oyun içinde okunabilir) böyle bir sondan bahsetmiyor, yani, kitap worldstone’un bozulacağını anlatmasına karşın, yok edilmesinden bahsetmiyor. Şu anda worldstone’un çoktan cehennem lehine çalışmaya başladığını ve Tyrael’in bozulmuş olan worldstone tarafından kandırıldığını düşünüyorlar. Lakin cehennem ile Sanctuary arasındaki tek bariyer de bu taştır. Taş yokedildiğinde cehennemin kapıları doğruca sanctuary’e açılmıştır. Üç baş şeytan planladıklarını tam anlamıyla gerçekleştirmişlerdir. (Bu tereddütleri diablo2’de baal’ı öldürdükten sonra harrogath’da dükkan sahipleri ile konuşarak öğrenebilirsiniz.)

Worldstone’un yok edilmesinden sonra Sanctuary’dekiler cehennemin devasa saldırısını beklerler. Fakat bu saldırı hiç gelmez. “Diablo 3 Lore”‘unun yaratıcıları, blizzcon’da aslında hem şeytanlar ve meleklerin insanlardan dehşet içinde korktuklarını söylüyorlar. Lakin Kaderin Meleği olan ve geleceği gören Itherael, insan ırkını göremiyor. Çünkü kaderde yerleri yok. Kaderde sadece tam iyi ve tam kötü var, o kadar. Cehennem zebanileri de nephalemden korkuyorlar çünkü insan denen yaratığın taşıdığı gücün farkındalar ve eğer sanctuary’i ele geçirip insanlığı cehennemin kölesi haline getirmek istiyorlarsa çok daha organize ve planlı şekilde gelmeliler. Blizzcon’daki soru-cevap kısmında “Worldstone yok olduğuna göre neden cehennem işgali başlamadı?” sorusuna, “diablo 3’de başlıyor”, cevabını verdiler. Peşine de “ve merak etmeyin, kıçınızı tekmeleyecekler, söz veriyoruz” dediler.

Ayrıca Book Of Cain’de Archangel Tyrael’in worldstone’un patlaması sırasında yok olduğu yönünde bir bilgi var. Tabii bu yok olmak bizim bildiğimiz anlamda değil. Tyrael başka birşeye dönüşmüş olabilir. Kaldı ki hikayeye dikkat ederseniz, Tyrael bu hikayenin baş kahramanı gibi duruyor. Genellikle Tyrael’in Sanctuary’nin kaderini belirlemesi, oyun boyunca Sanctuary’deki kahramanlara yardım etmesi, sonunda hep kaçtığı şey olan worldstone ile yüzleşmesi ve adeta tanrının gözünü oyması, onun nihayet yürümesi gereken asıl yolu görmesini sağlayacak mı?

Son olarak, bazı notlar:

a. Savaşlar sırasında Worldstone’un hemen üzerine bir kale kuruldu. Burası bizim de çok iyi bildiğimiz Pandemonium Fortress (act IV)’dan başka bir yer değildi. Bu kale savaşlar sırasında defalarca el değiştirdi. Bu yüzden mimarisi her iki kültürü de barındırmaktadır.

b. Angiris Konseyi 5 Baş melekten oluşmakta. Başta Tyrael, Adalet Meleği, Güzeller Güzeli Auriel, Umut Meleği, Malthael, Bilgelik Meleği, Imperius, Cesaret Meleği ve son olarak Itherael, kader meleği. Angiris Konseyi Sanctuary’e ne olacağına karar verirken aralarında anlaşmazlık çıktı. Cesaret meleği imperius, çok kuvvetli bir savaşçıydı ve basit düşünen bir melekti. Sanctuary’nin içinde iyilik kadar kötülük de barındırdığını söyleyerek yok edilmesi gerektiğini söyledi. Auriel, her zaman bir umut görerek yaşamalarını istedi. Itherael zaten olmayan bir şeyin yok edilemeyeceğini düşünerek yaşamalarını onayladı. Malthael Imperius’un ısrarları sonucunda Sanctuary’nin yok edilmesi yönünde oy kullandı. Karar Tyrael’e kalmıştı. Tyrael, Uldyssian’ın halkı için kendini feda ettiğini gördüğü için insan ırkının umut verdiğini düşünerek Sanctuary’e bir şans daha vermek istedi. Sırf bu yüzden kendini sorumlu hissetmektedir ve Sanctuary’i yakından takip etmektedir. Verdiği kararın doğru olup olmadğını her an kontrol etmek ister.

c. Günah Savaşının ardından Horadrim tek tek yakalanarak yok edildi ya da şeytana çevrildi. Horadrim’den geriye sadece birkaç kişi kaldı, biri Cain, bir başkası ise ölmeden önce son darbesini hala bir şeytana vuran Khalim idi. Act III’de Khalim’in Mirası olan gürz’ü tekrar birleştirip şeytana saldırıyoruz.

d. Melekler Anu’nun omurgasından doğmuşlarıdır. Anu’nun omurgası ışık ve ses yayar. Dolayısı ile melekler aslında ışık ve sesden oluşmaktadırlar. Insan görünümünde olmaları kesinlikle bizim bakışımızla alakalıymış.

Comp.sys.sinclair Crap Game Competition 2012 başladı!

17 Yıllık bir gelenek, zx spectrum’un en eski ve en köklü geleneksel yarışması, dandik oyun yapma yarışması bu yıl bendeniz tarafından organize ediliyor 😀 Yarışmanın kuralı gereği bir sonraki organizatör, en kötü oyunu yapamayan yarışmacılar arasından seçiliyor. Kazanan kişi ise -en kötü oyunu yapabilmiş kişi- büyük şan şöhret kazanıyor (belki de birkaç hediye daha).

Zx Spectrum’un göz bebeği, en kral coder’ınyla en dandik programcısının yan yana yarıştığı ve şanslarının eşit olduğu bir yarışma düşünün. İşte bu o yarışma. Sizleri de berbat oyun yapma yarışmasına ısrarla bekliyorum.

http://cgc.zx.gen.tr

 

Solo oyuncunun dönüşü (mü?)…

Garip bir tesadüf sonucu, tam 3 yıl önce 30 kasım 2008’de solo oyuncu olmak üzerine bir yazı yazmıştım. Geçtiğimiz 10 günde, zaman zaman Elder Scrolls V “Skyrim” oynama fırsatı buldum ve Bethesda’nın nihayet turnayı gözünden vurduğunu hissediyorum. Oyunda bırakın çok oyunculu deneyimi, internetten paylaşılan yüksek skor tablosu bile yok. Tamamen kapalı, 100% tek kişilik oyun. Solo oyunlar geri dönüyor!

Skyrim, her dekor iyice cilalanmış. Fiyatını kuruşu kuruşuna hak ediyor.

Kabul etmek gerekir, koskoca, kesintisiz bir harita, çok detaylı modeller, harika animasyon, bitmek bilmeyen görevler, dengelenmiş silah/büyü/yetenek sistemi, npc kankalarla ortama dalmaca, harika ses kaydı, rastlantısal olaylar, aylarca mekanı gezip hala yeni bişeye rastlama olasılığı Skyrim’i diğer elder scrolls serilerinden ayıran süper özellikler.Fakat her şey multiplayer için öylesine iyi işleyebilirdi ki.

Sadede gelirsem, oyunun yönetmeni Todd Howard’ın yorumu gözlerimi yaşarttı: Creating multiplayer would also pull the development team from the single-player portion of the game and jeopardise the quality of the solo experience. “At the end of the day, that dev time is going to take away from doing the best single-player game we can, and that’s where our hearts are.”

Evet teşekkür ederim Todd, çok güzel bir solo deneyimini sunmak için daha az para kazanmaya razı geldiğiniz ve beni biraz olsun haklı çıkardığınız için 😀 Neden mi böyle düşünüyorum, bu oyun son zamanlarda tek kişilik bir oyuna yatırılmış en büyük bütçe. Zarar edeceklerini sanmıyorum. Eğer diablo 3′ çıktığında en ufak bir “pay for DLC” vakası yaşanırsa skyrim oynamaya devam ederim herhalde 🙂

Edit: Sözüm David Braben’e: Yıllardır Frontier’i network yapma planları ile harcayacağına, tıpkı GTA’ya özendiğin gibi, açık uçlu bir solo oyun yapsaydın ünün yürürdü. Şimdi oturmuş çinde yaptırdığın RaspberryPI ile oynuyorsun. Ayıp ya..

Edit: 03.04.2012– Bu yılın büyük bombası Diablo 3’ün yönetmeni Jay Wilson, Blizzcon’da üzerine bastıra bastıra, “bu oyun aslında bir tek kişilik oyun. Bu sebepten oyunun her aşamasını tek kişi ile geçilebilir şekilde tasarlıyoruz” dedi. Çok oyunculu kısım oyuna sadece bir flavour(lezzet) katmak amaçlı tasarlanmış.

Portal ve Portal 2 Türkçe Şarkı Sözleri

Portal - Hala Hayatta

Portal 2 çıktı, tam da tatile denk gelmişken bir nefeste bitirdim. Zaten zor bir oyun değil, fakat çok uzun. Gazetenin arkasındaki bulmacayı biraz düşünerek sorunsuz çözebildiğinizi düşünün, aynı onun gibi, bulmacayı tamamlamadan bırakmak çok zor oluyor. Neyse, oyunun sonunda yine bir bitiş müziği çalıyor.

Bu sabah kalktığımda, yıllar önce oynayıp bitirdiğim portal 1’in kapanış müziği dilimdeydi. Bu nasıl bir bilinçaltıdır? Demekki farkında olmadan sevmişim. Neyse işe geldiğimde hala dilimdeydi, ben de becerebildiğim kadar türkçeye çevirdim. Hazır çevirmişken buraya koyayım, merak eden gençler de okuyabilsin.

Portal: Still Alive Lyrics Türkçe Çevirisi: (Geçit: Hala Hayatta)
Portal 2: I want you gone Türkçesi:  (Geçit 2:  burdan defol istiyorum)

Buyrun okuyun efendim:

Portal ve Portal 2 Türkçe Şarkı Sözleri yazısına devam et

Bilgisayarlar, dijital oyun ve Sosyal Hayat

Bugün hoş sohbet içinde bulunduğum bir başka arkadaşım şu mesajla aramızdan ayrıldı: “Left the Spectrum scene to sort my life out! Regards to everyone at WOS & #SPIN”. Yani şair diyor ki, “Hayatımı düzene sokmak için zx spectrum sahnesini terkdediyorum, herkese sevgiler, saygılar”. İnanın bu okuduğum bu içerikteki ilk satır değil.

Bilgisayar denen şey bu kadar zararlı birşey midir hep düşünmüşümdür. Örneğin, Irian’ın Plazma5’deki yazısı, işe dışarıdan bakanların yaklaşımını gösteriyor. Özellikle o metinde bana vurucu gelen kısım “ilk olarak söylenmeyi bırakmış oldum (ya da çok azalttım diyelim)” kısmı idi. Bir bilgisayar meraklısı ne kadar iyi yaşasa, ne kadar iyi kazansa, hatta hayatını burdan kazansa, ne kadar aktif, sevecen, yetenekli, müzisyen, grafiker, amerikalı, türk, iskandinav ya da ingiliz olsa da (ki nightlord bunların pek çoğunu bünyesinde barındırır), eşlerinin şikayetlerinden kurtulamaz, en fazla azaltabilir.

Bu bilgisayar denen şey, hayatımızı düzensiz hale mi getirir? Bu bir kadın-erkek problemi midir, yoksa genel olarak iki insan arasında mı gerçekleşir?

Medya’da bile bilgisayar sevenler kötü temsil edilir. Başlıkları okuyun: “Bilgisayar oyunlarında bağımlılık tehlikesi”, “PSX’i yasaklayan annesi için kiralık katil tuttu”, “Test: Siz de bağımlı olabilir misiniz?”, “Bilgisayar oyunlarından etkilenen 14 yaşındaki çocuk bir okulu makineli tüfek ile bastı”. Baksanıza, 14 yaşındaki çocuğa makineli tüfeği veren yasa, aile, sistemde hiç suç yok, half life suçlu. Oyun oynayın ya da oynamayın, artık toplumun “olumsuz” kitlesiyle özdeşsinizdir. Billgates gibi milyarlarca dolar kazanmanız ya da playsatation’da level atlayamıyor olmanız farketmez. Her durumda “nerd”sinizdir, ve çevrenizdekiler sizi dürmekten çekinmezler, çünkü toplumsal algı, herkesin doğru, sizin yanlış bir iş yaptığınızı söyler. Ve yapılan işin niteliği ne olursa olsun, bilgisayar başına oturduğunuzda, hiç tanımadığınız bir teyzenin gelip size “Evladım, ne oturuyosunuz o meretin başına?” deme cesaretini bulması hiç de zor değildir.

Bir öz eleştiri yapmak gerekmiyor mu?

Sevdiklerimize vakit ayırmamamızın sebebi artık onları sevmiyor, sadece kendimizi seviyor olmamız mıdır? Bilgisayar başında neden oturulur? Emin olun, bu durumun en büyük sebebi ekonomiktir. Bilgisayar başında oturmak ekonomiktir. Ayrıca son derece üretken olabilirsiniz. Ya da son derece tüketici de olabilirsiniz ve hepsi bedavadır. Ayrıca parası olmayanları cezbeden bu alet parası olanları da reddetmez. Malesef tasarımları gereği bilgisayarlar tek kişiliklerdir. Eğer eve bilgisayar soktuysanız onu ailecek kullanmayı beklemeyin, sıra sıra oturup birbirinize “kalk artık şunun başından” deme zevkini yaşamayı deneyin.

Bağımlılık yapar mı?

Kesinlikle yapmaz. Bilgisyar başına oturmak istediğiniz anlar ya çok sıkıldığınız anlardır, ya da çözmeniz gereken bir problem vardır, bir oyunda geçemediğiniz bir bölüm, pişirmeyi bilmediğiniz bir yemek, ne olduğunu bilmediğiniz bir hayvanın ne olduğu gibi. Eğer sorununuz yoksa zaten o anda bir iş üzerindeyseniz, aklınıza gelmez. Bilgisayar bir araçtır, nasıl çekiç bağımlılığı gibi birşey yoksa, bilgisayar bağımlılığı diye birşey olamaz. Biri bilgisayarınızı elinizden alırsa, oyununuzu geçemez, yemek tarifini okuyamazsanız bunların sonucunda elleriniz titremez, terleyerek sağa sola saldırmazsınız. En fazla üzülürsünüz ama vücut fonksiyonlarınız aynen çalışmaya devam eder. İlla yapar diyorsanız, LCD Televizyon, sinema salonu, FM radyo, mp3 walkman ne kadar bağımlılık yaparsa bilgisayar da o kadar bağımlılık yapar diye cevap veririm.

“Left the Spectrum scene to sort my life out!”

Şimdi soruyorum. Bu satırları yazacak duruma geldiysek bunun sebebi zx spectrum mudur? Eğer öyleyse ve 8 bit’i bu kadar seviyorsak neden en sevdiğimiz şeyi bırakmak zorundayız? Kendimize bunuda içine alacak ve sevdiğimiz şeyleri terketmeyecek bir hayat kurabilmemiz mümkün değil mi? Böyle bir hayatta karılarımıza ya da çocuklarımıza hiçbir suretle yer yok mudur ki sürekli olarak “hayata dönen” insanlar çıkmaktadır?

7Dx 2010 Oyun Yarışması İncelemesi

Bu yıl 7D’de toplam 4 oyun yarıştı. Bu oyunların yarışma sonunda dizilimi şöyle oldu: 1.”köy korucusu”, 2.”gmo”, 3.”run baby run” ve 4.”A Gentleman’s Duel”.

Bu oyunlardan GMO’yu tablet sahibi olmadığım için oynayamadım ve izleyemedim, bu yüzden onu yorumsuz geçiyorum, diğerleri daha önceki yıllardan da tanıdığımız Infect, İlker Görkem ve Ragnor’un oyunları.

Ragnor’un Alper Çetinin yardımıyla kodladığı “A gentleman’s duel” iki kişilik bir oyun. Ne türde bir oyun dersek oyunun türüne arcade diyebiliriz ancak. Oyun başladığında bir süre sonra oyuncuların oynadığı karakterlerin her birine rastgele bir tuş atanıyor ve ekranda gösteriliyor, bunu takip eden birkaç saniye sonra da oyuncuların o tuşlara basmaları gerekiyor. Kim önce basarsa o ateş ediyor ve karşıdaki kaybediyor. Oyunun eğlencesi tuş arayan oyuncuların yaşadığı panik’e bindirilmiş. Görüntüde hiçbir aksiyon yok, ekrandan almanız gereken tek geri besleme hangi harfe basacağınızın bildirildiği an. Tuşunuzu öğrendiğinizde o tuşa zamanı geldiğinde basmanız gerek. Büyük olasılıkla zaman yetişmediği için oyuna bir “tek kişilik” mod eklenmemiş. Halbuki çok kolay olurdu, zorluk derecesine göre gittikçe kısalan bir tepki süresi. Sanırım bu oyunu oylayan hiç kimse yanına birini çağırıp denemedi. Oyun tek başına oynanmıyor çünkü karşıdaki adam asla ateş etmiyor 😀 Partidekiler oyunu anlamamış da olabilirler, hiçbir yerde oyunun nasıl oynanacağına dair bir açıklama yok. Yine de yarışmaların en güzel “görünen” oyunu buydu.

Infect’in “köy korucusu” oyunu ise yine basit bir fikirden çıkmış bir oyun. Ortada köyümüz duruyor, ve tepelerden aşağıya zombiler iniyor. Elimizde silahla bunları vuruyoruz. Bilmiyorum bir bug mı var yoksa tasarımı mı böyle, oyunda toplam 6 zombi var, bunları vurunca oyun bitiyor. Bunun haricinde oyun direct3d 9 ile yazılmış. Bir demo partide 3d ürünler genelde daha iyi sonuç alıyorlar, bence bu yüzden birinci oldu. Oyunun 3d özelliğini çıkarırsak geriye bir hedefe doğru dümdüz ilerleyen 6 zombiden ibaret bir oyun var elimizde.

Son olarak ilker’in “Run baby run”ına bakalım. Öncelikle bu oyun bir zx spectrum oyununun bire bir uyarlaması. İlker orjinale sadık kalma konusunda aşırı hassas. Evet, ben de zx spectrum konusunda hassas olduğum için tabiiki en çok bu oyunu sevdim, ama boşuna da değil. Öncelikle bu oyun da diğerleri gibi çok basit bit fikirden doğuyor. Hatta bir “snake” klonu diyebiliriz bile. Tek farkı, “snake”de rakamları yedikçe kuyruğunuz uzuyor ve siz kuyruğunuza değmemeye çalışırsınız, Run baby run’da kuyruğunuzu oluşturan arabaların hepsini birbirine çarptırmanız gerekiyor. Bunlar çarptığında ise son kalan araba üzerinize mermi yağdırıyor, bundan da kurtulmanız gerekiyor ki bu kısım birhayli zor. Sonra bir sonraki bölümü oynuyorsunuz. Aslında bakarsanız oyun komik derecede berbat 😀

Oyunun tasarımından ziyade bu oyunun kültürü beni cezbediyor. Run baby run, Tony Rainbird’in yazdığı bir oyun ki ünlü distribitör Rainbird markasının yaratıcısı. Ayrıca zx spectrum’un online vardığının kökeni olan comp.sys.sinclair grubu için de RBR’nin özel bir yeri var, 90’lardan beri her yıl geleneksel olarak RBR yarışmaları düzenlenir. Oyunun pc tabanlı level editörleri, spectrum üzerinde çalışan onlarca mod’u bulunuyor. İlker bu noktada Run Baby Run’ın aslına yakışır bir çevrim yapmakla kalmamış orjinal grafikler de eklemiş. Bir tuşa basarak oyunun grafikleri modern hale geliyor, aynı tuşla yine zx spectrum tipine geri dönüyoruz.

Sonuç olarak benim bu yılki favorim, biraz da taraflı olsam da, Run Baby Run idi. Oyunun hem nostaljik bağları var, hem bir altkültürü simgeliyor hem de diğerlerinden çok daha iyi bir anafikirle geliyor. Tek dez avantajı ise özgün bir oyun olmaması, başka birinin tasarladığı bir oyun olması.

Sonuç olarak eleştirdiğime bakmayın ben hep böyleyim, her üç katılımcı da harika işler çıkarmışlar. Darısı bizlerin başına, umarız önümüzdkei yıllarda benim işlerimi de böyle eleştirmeye değer görenler çıkar.

Oyunlarda “can” sağlığı….

Çocukluğumda girdiğim “atari salonları”nda kullanılan sokak terminolojisini kullanarak seçiyorum kelimeyi, “can” yani dijital oyunlarda, oyuncu zarar gördükçe azalan ve oyunda ölmemek için çevreden sürekli birşeyler toplamasına sebep olan şey. “Can” diyorum çünkü “health” ya da “hit point”in direkt bir karşılığını şu anda bulamadım. Enerji de denebilir, bazı oyunlarda öyle geçiyor, bazen enerji aygıtlara yüklenen bir şey oluyor, örneğin, giydiğiniz zırh’ın enerjisi oluyor, ayrıca bir can sayacınız oluyor.

Can çıkmadıkça ümit kesilmezmiş, oyunlarda da böyle bir durum vardır. 1 canı kaldığı halde oyuna sıkı sıkı tutunuruz genelde, bölümün yarısına geldiğimizde can çubuğu dibe inse de yeniden başlayalım demeyiz. Çünkü bir yerlerde toplanacak bir bandaj, ya da giyilecek bir kıyafet vardır. Şimdilerde ise büyük bütçeli oyunlarda “kendi kendine iyileşmece” durumu hakim.

Şimdi oyunlarda, kaç çeşit “can” yenileme sistemi var bakalım:

  1. Oyuncunun can’ı asla artmaz. Oyuncuyu kalkan ve zırhlar ile hayatta tutarsınız. Can bitince oyun biter.(Perfect Dark)
  2. Oyuncunun can’ı azalsa dahi etraftaki sağlık noktaları ya da ilkyardım çantaları ile arttırılabilir. (Quake/Doom)
  3. Oyununun can’ı azalınca güvenli bir yerde bekleyerek kendi kendine yenilenebilir. (Call of Duty)
  4. Oyuncunun can’ı yoktur, hiç de ölmez. (Monkey Island)
Roketler oyuncunun enerjisini düşürmek için var.

Oyunlarda “can” sağlığı…. yazısına devam et